Konferanslarımız

 

2006 yılından itibaren Araştırma merkezimizin konferans salonunda ilahiyat ilimleri alanında konferanslar düzenlenmeye başlamış olup bu çerçevede uzman pek çok ilim adamı görüş, birikim ve tecrübelerini katılımcılarla paylaşmıştır. Halen bu etkinlikler devam etmektedir.

 







 

 

 

 

 

 

 

 

Tarih Boyunca Ateizmin Değişen Yüzleri - Prof. Dr. Murtaza Korlaelçi - 10.05.2008

A. Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Murtaza Korlaelçi, 10 Mayıs 2008 tarihinde Araştırma Merkezimizin Konferans Salonunda "Tarih Boyunca Ateizmin Degişen Yüzleri" konulu bir konferans verdi. Prof. Dr. Murtaza Korlaelçi özetle şu hususlara dikkat çekti:


korlaelci“Ateist felsefe” derken vurgu, felsefeden çok felsefeciyedir. Zira felsefenin değil; felsefecinin teisti ya da ateisti olur. Ateizm’de dinsel iddialar, doğruluk değeri taşımaz. Akıl esastır ve hüküm akla aittir. Her ateist, temelde kendi Tanrılığını iddia eder. Ateist düşüncenin özünde “Düşünüyorum, konuşuyorum, değer üretiyor, kendi değerlerimi kendim koyuyorum. Sonuçta özümü kendim oluşturuyorum. Öyleyse ben Tanrı’yım.” iddiası hakimdir.

Plotinus’un “Bir”inde, Aristoteles’in “İlk Muharrik”inde olduğu gibi, izafi bir kavram üretip ona tanrılık statüsü vererek ona inanmak teizm olamayacağı gibi, onu inkâr etmek de ateizm olamaz.

Asya dinlerinden Budizm’i ve Hinduizm’i teist birer din sayamayız. Çünkü bu dinlerde zati ve subuti sıfatları olan uluhiyet sahibi bir Tanrı yoktur.

Ksenofanes’in “Her insan Tanrı’sını kendi suretinde üretir. Şayet öküzler de Tanrı fikriyatı üretseler, kendi öküzlük vasıflarını idealize ederek üretirlerdi.” sözü, ateizmi anlaşılır kılma adına bünyesinde önemli ölçüde haklılık barındırmaktadır.

Ateizmi, temelde teorik ateizm ve pratik ateizm olarak iki tarzda düşünmek mümkündür. Teorik ateizm, düşünce planında Tanrıyı inkâr eder. “İnsanı felaha ulaştıracak ilkeleri, insan kendisi vaz eder.” fikrini savunur.

Pratik ateizm ise kişinin kabul ettiği dinin değerlerini hayatına taşımaması anlamına gelir. Bu anlayış, “Tanrı yokmuş gibi yaşamak” olarak özetlenebilir. Bir insanın inandığı dinin inanç ve itikadı hayatına yansımıyorsa, imandaki sadakat ortaya konmuyorsa, ateizm illeti o insanı etkisi altına almış demektir.

Batı Düşüncesinde çağdaş ateizmin kurucularından sayılan ve önceleri bir papaz olan Foyerbach (1804-1872) örneğinde de görüldüğü gibi, ateist düşünce Hristiyan itikadının zaaflarından beslenmektedir. Hristiyanlıkta ve onun itikadında derinleşmek isteyenlerin ateizme yöneldikleri gözlenmektedir.

Sonuçta, Platon’un dediği gibi, “insan kendi yasasını kendisi koyamaz.” İnsanın sonlu ve sınırlı yetenekleri, insan türünün tamamını felaha ulaştıracak hükümler vaz edemez. İnsana yönelik yasaları, zati ve subuti sıfatları haiz, uluhiyet sahibi aşkın bir varlık vaz edebilir. Bu aşkın varlık nasıl fizik kanunlar vaz etmişse metafizik ve sosyal kanunlar da vaz etmiştir. Ne mutlu bunun idrakinde olanlara…


İslam, Batı ve Çağdaş Durum - Doç. Dr. Sait Reçber - 26.04.2008

A. Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim üyesi Doç. Dr. Sait Reçber, 26 Nisan 2008 tarihinde Araştırma Merkezimizin Konferans Salonunda "İslam, Batı ve Çağdaş Durum" konulu bir konferans verdi. Reçber, konferansında özetle şunları söyledi:


recber1Öncelikle "İslam", "Batı", "Çağdaşlaşma", "Batılılaşma" kavramları zihnimizde açıklık kazanmalıdır. Bugün gelinen nokta itibariye düşüncelerimiz, algılarımız hatta niyetlerimiz Batı'nın işgali altındadır. Eğitim sistemimiz dünya hayatının anlamını yukarılara taşımaktan çok, "dünya sistemine adaptasyon"dan ibaret bir hal almıştır. Bu durumda yapılması gereken öncelikle Batı Medeniyeti’nin teorik temellerinin incelenmesidir. Batı Medeniyeti’nin teorik temelleri, Antik Yunan düşüncesi, Yahudilik ve Hıristiyanlıktır.

Bugün itibariyle müslüman zihin donanımı müslümanlara yetmemektedir. Bu nedenle çıkış yolu tasarımları kadük kalmaktadır. Oysa kavramsal ve metafiziksel şemalar açısından İslam, batı’ya hitap edebilecek konumdadır. İslam düşüncesinin Yunan Felsefesi temelleri ve referansları güçlüdür.
İslam, temelde akla çağıran, argümentatif (kanıt getirici) bir dindir. Oysa Hıristiyanlık itikadındaki “teslis” ve “enkarnasyon” öğretileri akılla inşa edilemez. Bu nedenle Aydınlanma ile birlikte E. Kant'tan P. Tillich'e kadar düşünürler, Hıristiyan dînî öğretileri, reel gerçekliği olmayan yalnızca sembolik ahlakî ögeler içeren ütopik bir anlayışa ircâ etmişlerdir.
Aydınlanma ile birlikte Hıristiyanlar, dînî inanışlarına entelektüel bir temel bulamayınca, dini meşrulaştırma, iddiasızlaştırma ve hükümsüzleştirme noktasına varmışlardır.
“Batılılaşma” özünde aydınlanma demektir. İlk uğrağı deizm, ondan sonraki uğrağı ise ateizmdir. Dolayısıyla müslümanlar eliyle girişilecek aydınlanma süreci de İslam’ı zorunlu olarak bir dönüşüme zorlar ki; bu, çıkar yol değildir. Yine dinle seküler tarzda yüzleşme biçimi, İslam’a ait değerlerin içini boşaltmaya dönük bir çabadır.
Bugün, İslam’ın insanlığın önünde nihâî ve meşrû bir seçenek oluşu -maalesef- bizzat onun müntesipleri tarafından gizlenmektedir. Müslümanlar, İslâmî bir kimliğe sahip olacaklarsa, bu kimlik, “buharlaşmaması gereken unsurlar”dan mürekkep olmalıdır.

Hadis - Siyaset İlişkisi - Dr. İlyas CANİKLİ - 22.03.2008

Dr. İlyas CANİKLİ, 22 Mart 2008 tarihinde Araştırma Merkezimizin Konferans Salonunda "Hadis - Siyaset İlişkisi" konulu bir konferans verdi. Konferansında özetle şunlara değindi:


canikliHz. Peygamber’in vefatından sonra, ilk halife seçiminde yönetime kimin geçeceği ile ilgili tartışmalar olmuş, bu esnada hilâfet-nass ilişkisi gündeme gelmemiştir. Daha sonraları ise, ilk halife seçiminde gündeme gelmeyen halife/hilâfet ile ilgili meseleler, farklı boyutlar kazanarak günden güne artmış, bu durum hadis kitaplarına kadar yansımıştır. Bu rivayetlerde; hilâfetin şekli, halifelerin vasıfları ve buna benzer bir çok husus açıkça yer almıştır. Ayrıca Muaviye ile başlayan saltanat sistemi de hilâfet-saltanat ilişkisi çerçevesinde rivayetler yoluyla meşru gösterilmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda, “Hilâfet ve daha sonraları tesis edilen saltanatın o dönemin sosyal ve siyasî şartlarına göre mi? yoksa Hz. Peygamber’in geleceğe yönelik telkinliyle mi şekillendiği gibi soruların cevaplanması çalışmanın amaçlarındandır. Hz. Peygamberin, hadis kitaplarında yer aldığı ve bazı kimselerce de iddia edildiği gibi isim belirterek bir siyasî kurum önermesinin mümkün olup olmadığı ve ilk dönem halifelerini de bizzat sözleriyle tespit edip etmediği gibi sorular, hilâfetle ilgili rivayetleri senet, metin ve kaynak bakımından değerlendirme zaruretini daha da artırmaktadır. Bu gün de hilâfetle ilgili rivayetler esas alınarak çeşitli tartışmaların yapıldığı görülmektedir. Bu çerçevede yapılan tartışmaların sağlıklı sonuçlar vermesi, 21. yüzyıl insanlığının ve özellikle de İslâm dinine mensup olan ve Hz. Peygamberi örnek alan kimselerin siyasî anlayışlarının, mensûbu oldukları dinin temel referanslarına uygun bir şekilde gelişmesi, söz konusu rivayetlerin senet ve metin bakımından tetkîk edilmesine bağlıdır.

 

Konferansa ait sunuyu bilgisayarınıza kaydetmek için TIKLAYINIZ. (PPS)

İslami İlimleri Öğrenmede Arapça'nın Yeri ve Önemi - Prof. Dr. Musa YILDIZ - 17.06.2008

G. Ü. Eğitim Fakültesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Musa YILDIZ, 17 Haziran 2008 tarihinde Araştırma Merkezimizin Konferans Salonunda "İslami İlimleri Öğrenmede Arapça'nın Yeri ve Önemi" konulu bir konferans verdi. Konferans metninin giriş bölümünü ve PDF formatında tamamını ilgili ziyaretçilerimiz için yayınlıyoruz.

 

musa yildiz

 

 

ARAPÇANIN İSLAMÎ İLİMLERDEKİ YERİ VE ÖNEMİ

 

 

Arapça, Kur’ân-ı Kerim'in dili olması sebebiyle Müslümanlar için çok önemli bir dildir. Ayrıca Peygamber (s.a.v.)’in hadisleri, tefsir, fıkıh, kelam gibi temel İslam bilimlerinin ana kaynaklarının da Arapça olması bu önemi daha da artırmaktadır.
Arapların çok eskiden beri, devlet ve millet olarak tarih sahnesinde varlık gösterdiklerini haber veren Tevrat gibi dört bin yıllık geçmişi olan bir belgeden yola çıkılacak olursa, Arapçanın ne kadar eski bir dil olduğunu tahmin etmek mümkündür. Özellikle günümüzde Arapça konuşanların, Tevratın dili olan İbraniceyi konuşanlardan, neredeyse yüz elli kat daha fazla olduklarına bakılırsa, bu dilin ne kadar yaygınlaştığı ve ne kadar canlı kaldığı da rahatça anlaşılacaktır.

 

Konferans'ın tamamını bilgisayarınıza kaydetmek için TIKLAYINIZ. (PDF)

 

Konulu Hadis Projesi(Amacı, Mâhiyeti ve Metodu) - Prof. Dr. Bünyamin ERUL - 22.11.2008

A. Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Bünyamin ERUL, 22 Kasım 2008 tarihinde Araştırma Merkezimizin Konferans Salonunda Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yürütülen Konulu Hadis Projesi (Amacı, Mâhiyeti ve Metodu) hakkında soruları cevapladı. Erul, konferansında projenin bilinmeyen yönleri hakkında dinleyicileri aydınlattı.

bunyamin erul_kasim_2008_2

Yurt Dışında Arapça Öğrenimi Mısır Örneği - Dr. Tahirhan AYDIN - 04.12.2010

 

dr.tahirhan konferansAnkara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Arap Dili ve Belagati Öğretim Görevlisi Dr. Tahirhan AYDIN 04.12.2010 tarihinde İlahiyat Araştırmaları Merkezi’nde Mısır’da Arapça öğrenmenin imkân ve sınırlılıkları üzerine bir konferans verdi. Dil öğrenimi için en doğal ortamın, dilin, anadili olarak konuşulduğu yerler olduğu üzerinde duran Aydın, araştırma amacıyla bir buçuk yıl bulunduğu Mısırda Arapça öğrenimi üzerine yaptığı araştırtmalarını ve deneyimlerini dinleyicileriyle paylaştı. Konferansta genelde Arap ülkelerinde, özelde de Mısırda aile içinde, sokakta ve eğitim ortamında kullanılan halk dilinin/ammicenin fasih Arapçayı engellediğini ifade eden Aydın, Mısırda yaşam koşulları, kurs imkânları ve yurt dışında zamanı en verimli şekilde değerlendirmenin yolları üzerinde durdu. Modern yöntem ve disiplinlerle klasik dil öğretimi arasındaki farkları dile getiren Aydın, bu bakış açısıyla Mısır’daki dil öğretim merkez ve kurslarını değerlendirdi.